Adı’na (3)

İlk cümlemizi yeniden ele alarak, öğeleri üzerinde düşünelim.

Özne; İNSAN. Yani varlığı bahsettiğimiz süreçlerden (süzgeçlerden) geçirerek ‘sonsuz fayda’ ya dönüştürecek kişi. (ad aktarmasıyla burada kastettiğimiz şey aslında sonsuz fayda sağlayacak bir ‘değer’.) İNSAN, aklıyla varlığı bilme-tanıma-anlama noktasında üç türlü hareket yeteneğine sahip; tümevarım, tümdengelim ve kıyaslama. Bunlardan herhangi biriyle bildiklerini, tanımaya ve anlamlandırmaya çalışır. Yani içselleştirir. Bunun bir sonraki aşaması değer’e dönüştürmektir. Bir diğer deyişle, üretmek. Bu nedenle içselleştirilmemiş bilgi, ‘değer’e dönüşemeyeceği, üretilemeyeceği için anlamsızdır.

Örneğin bir malzeme mühendisi, malzemelerin çeşitlerine göre özelliklerini bilir, aralarında kıyaslar ve yorumlar. Ardından bu yorumları kullanarak yeni bir ürün (değer) oluşturur. Bu değer, kimi zaman farklı bir malzemedir, (ara ürün) kimi zaman ise son ürün.

İsim; İKRA’ya geri dönelim istiyorum. İKRA’daki okumaktan kasıt nedir? Bir ilim adamına iKRA nedir diye sormuşlar, İCMA diye yanıtlamış. İCMA, yani cem etmek, yani birleştirmek, toplamak. Parçaları bir araya getirerek,  bütünü görmeye çalışmak. İşte İKRA’nın kastettiği okumak, bence de böyle bir okumak olmalıdır ki hiçbir disiplin ve hayatın hiçbir aşaması elinden kaçamasın ve tüm hayatı çepeçevre kuşatsın.

Nesne; Varlık.  Bozonlardan, bulutsulara kadar yaratılmış herşey (mahlukat). Çünkü insan aklı sadece yaratılmış olanı kavrayabilir. ” Yaratanı ise anlayabilir, zaten o durumda ”insan-mahluk” ilişkisi özne-nesne ilişkisi iken, ”insan-Allah” ilişkisi özne-özne ilişkisine dönüşür.” OKU emrinin ilk muhatabı Peygamberimizin duası şöyleydi; ‘Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster’.  Neden ? Bir şey’e yalnızca hak ettiği kadar değer vermek için.

Bir şey’in hakikatte ne kadar değerli olduğunu bilirsek, o şeye haddinden fazla değer vermeyiz. Yani bunu bilmediğimiz takdirde ise haddimizi/sınırımızı aşarız. Bugünkü toplumsal problemlerin, adaletsizliklerin bilinç temeli bireydeki bu had bilmezliğe dayanmıyor mu ?

Aslında varlığın (eşyanın) bu güzel giz’i ile imtihan, imtihan oluyor. Varlığın hüviyetinden (dış görünüşü,kimliği) çok mahiyetini esas alan bir bilinç yapısı ancak kaygı sayesinde var olur. Bu kaygı insanın samimiyetine bağlı olarak, ya ahiret kaygısı olur, ya toplumsal eşitsizlik veya Allah’ın rızasını elde edememe kaygısı.  Şimdi geldik mi o ayete;

”…kaygınızın merkezinde sadece Ben olayım-Bakara,40”

Mesela, faiz hüviyetinde güzel para getiren, zahmetsiz bir kazançtır. Ama mahiyeti gereği birilerinin kazanırken birilerinin de dibe vurmasına bağlıdır. Dibe vuranları ve onların veballerini düşünmeden ceplerini faize bulaştıranlar, hüviyet ile tatmin oluyor, mahiyetini ve hakikatini umursamıyorlar.  Hakikatini umursayanlar ise doğru olanı yapıyor, uzun vadeli yatırımlara önem veriyorlar. Yani imtihana değer verip, onunla tatmin oluyorlar. Bizler de imtihan ile tatmin olanlardan olabilmeliyiz.

‘Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster’. Bu duanın bizim burada kastettiğimiz okumakla ilgisini şöyle kurabilirmiyiz?

Eşya’nın arka planında nelerin dönüp bittiğini anlayabilen bir insanın düşünebileceği şey ne olabilir ? Allah bilir, herhalde hayranlık olsa gerek. Gerçi bırakalım arka planı, sırf doğadaki aklın sınırlarını zorlayan tasarım mucizelerinde bile duyduğumuz şey bu değil mi ?  ”Hayran olmamak elde değil”  deriz. Peki bu hayranlığın sonucu ne olsa gerek. İnsan, kendisi için hazırlanan bu muazzam evrende bu kadar mucizeye ve güzelliğe şahit olup da, sorumluluk hissetmez mi? Bayrak şairimiz Akif gibi,

“Ey, bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah’tan utan.”

Eşyanın hakikatini gören Peygamberimiz (sav) de duasını bir nevi şöyle devam ettirmiş; ‘Allah’ım, hayretimi arttır.’ Çünkü hayret ettikçe, insan haşyet (dipnot) edecek, haşyetle birlikte de iman beslenecekti. Albert Einstein, belki de bu gerçeği görmüş ve ” Derin bir imana sahip olmayan gerçekbir bilim adamı düşünemiyorum, bu durum şöyle açıklanabilir, dinsiz bir bilim topaldır, bilimsiz bir din ise kör ” demişti. (I cannot conceive of a genuine scientist without that profound faith. The situation may be expressed by an image: science without religion is lame, religion without science is blind)

O nedenle bugün özellikle doğal bilimler ile uğraştığı halde, doğal bilimlerin imanlarını arttırmadığı bilim insanları, kusuruma bakmasınlar, IKRA’yı bilmiyorlar.  Çünkü sonsuz güçteki Rabbleri adına değil, kendi hayalgüçleri ve sözde bilimsel yaratıcılıkları adına okuyorlar. Görünüşte harika denilebilecek çalışmalar yapıyorlar yapmasına ama  bu yaptıkları çalışmaların formatı ‘sonlu’ olduğu için sonuç kendi elleriyle kendilerine hazırladıkları hoşnutsuz bir son oluyor. Yani ikra, kimin adına okuduğunu bilerek okumaktır. Neyi, ne kadar, nasıl ve kiminle okuduğumuzun cevabı toplumumuzun durumuna etki ederken, kimin adına okuduğumuz ise sadece bizim sonumuza etki eder. Kendimizi ilgilendiren kısmı atlayarak, toplumumuzu ilgilendiren sorunları çözmeye kalkışmak, içerik açısından değilse de, usül açısından intihar komandolarının yaptığını yapmakla eşdeğer gibime geliyor.Bizler çok daha iyisine layığız.

dipnot:Haşyet, sözlükte korkma anlamına gelse de, aynı anlama gelen havf’dan bilgi ile ayrılırmış ,yani haşyet, Allah’ı bilmeye,tanımaya ve anlamaya dayanan saygıyla karışık bir iç ürpertiyi ifade eden kur’ânî terim.

Tagged with: , ,
Posted in Nuyo'ca

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>