istikamet güneyimiz, uçar adım marş marş!

39. Mekanize Piyade Tümeni, İstihkam ve Savaş Taburu, 1. Bölük Komutanlığı

Piyade Onb. Nuyocan,  sevgi ve esenlikler diler  :)

istikamet

1. Piyade Er Eğitim Tümeni Komutanlığı, Manisa

Pınarbaşı burma burma...

Adı’na(4)

”Okumak, varlığı tüm yönleriyle bazı süreçlerden geçirerek, ’sonsuz fayda’ya dönüştürme eylemidir.” demiştik.  Sonsuz fayda’dan kastımızın ‘ sonsuz fayda sağlayan bir  değer ‘ olduğundan bahsetmiştik.

Bir insanın eylemini değer’e dönüştüren birçok özellik vardır elbette ama  en önemlisi nedir deseler,  onun diğer aklı selim sahipleri tarafından takip edilebilir olmasıdır derdim. Bu bağlamda ‘değer’i,  ’sünnet’ kelimesiyle aynı kefeye koyan bir yaklaşımı benimsiyorum. Allah’a ve Peygamberimize atfedilerek bugüne kadar kullanıldığını bildiğimiz sünnet’in asıl manasının ‘çığır, yol’ olduğunu öğreniyoruz. Sünnet eşittir; çığır açmak. Değer’de bir bakıma öyle.

Sünnet’i sünnet yapan kriterlere bir bakalım; özgünlük, süreklilik,Olumluluk, Modellik(Örneklik), Bilinçlilik, Kurallılık ve Fiili olmak. yani ‘eylem’ teşkil etmek. Buradan yola çıkarak sünnet = değer diyorum.  Şu hadisle birlikte anlayalım mı;

”Kim islamda iyi bir çığır açarsa açtığı çığrın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona yazılır.” (Rivayet eden; Muslim. Riyâzu’s-Salihîn, 19, bab. 172. hadis, s. 158 )

Bu doğrultuda 2004 yılında ve sonrasında güzel bir sünnet koyarak,  yeni bir kültürün/değerin üreticisi olan abilerime ve ekip arkadaşlarıma hayatımın renklenmesine ve üretkenleşmesine yaptıkları katkıdan ötürü teşekkür ediyorum. Şimdi ise yepyeni ve daha da güçlü bir sünnet, bir değer, bir kültür,  yeni bir isimle doğuyor. Dilerim yolu her daim açık olur, bizde bu çığırda, yakın gelecekte gücümüz yettiğince hizmet edebiliriz.

Adı’na (3)

İlk cümlemizi yeniden ele alarak, öğeleri üzerinde düşünelim.

Özne; İNSAN. Yani varlığı bahsettiğimiz süreçlerden (süzgeçlerden) geçirerek ’sonsuz fayda’ ya dönüştürecek kişi. (ad aktarmasıyla burada kastettiğimiz şey aslında sonsuz fayda sağlayacak bir ‘değer’.) İNSAN, aklıyla varlığı bilme-tanıma-anlama noktasında üç türlü hareket yeteneğine sahip; tümevarım, tümdengelim ve kıyaslama. Bunlardan herhangi biriyle bildiklerini, tanımaya ve anlamlandırmaya çalışır. Yani içselleştirir. Bunun bir sonraki aşaması değer’e dönüştürmektir. Bir diğer deyişle, üretmek. Bu nedenle içselleştirilmemiş bilgi, ‘değer’e dönüşemeyeceği, üretilemeyeceği için anlamsızdır.

Örneğin bir malzeme mühendisi, malzemelerin çeşitlerine göre özelliklerini bilir, aralarında kıyaslar ve yorumlar. Ardından bu yorumları kullanarak yeni bir ürün (değer) oluşturur. Bu değer, kimi zaman farklı bir malzemedir, (ara ürün) kimi zaman ise son ürün.

İsim; İKRA’ya geri dönelim istiyorum. İKRA’daki okumaktan kasıt nedir? Bir ilim adamına iKRA nedir diye sormuşlar, İCMA diye yanıtlamış. İCMA, yani cem etmek, yani birleştirmek, toplamak. Parçaları bir araya getirerek,  bütünü görmeye çalışmak. İşte İKRA’nın kastettiği okumak, bence de böyle bir okumak olmalıdır ki hiçbir disiplin ve hayatın hiçbir aşaması elinden kaçamasın ve tüm hayatı çepeçevre kuşatsın.

Nesne; Varlık.  Bozonlardan, bulutsulara kadar yaratılmış herşey (mahlukat). Çünkü insan aklı sadece yaratılmış olanı kavrayabilir. ” Yaratanı ise anlayabilir, zaten o durumda ”insan-mahluk” ilişkisi özne-nesne ilişkisi iken, ”insan-Allah” ilişkisi özne-özne ilişkisine dönüşür.” OKU emrinin ilk muhatabı Peygamberimizin duası şöyleydi; ‘Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster’.  Neden ? Bir şey’e yalnızca hak ettiği kadar değer vermek için.

Bir şey’in hakikatte ne kadar değerli olduğunu bilirsek, o şeye haddinden fazla değer vermeyiz. Yani bunu bilmediğimiz takdirde ise haddimizi/sınırımızı aşarız. Bugünkü toplumsal problemlerin, adaletsizliklerin bilinç temeli bireydeki bu had bilmezliğe dayanmıyor mu ?

Aslında varlığın (eşyanın) bu güzel giz’i ile imtihan, imtihan oluyor. Varlığın hüviyetinden (dış görünüşü,kimliği) çok mahiyetini esas alan bir bilinç yapısı ancak kaygı sayesinde var olur. Bu kaygı insanın samimiyetine bağlı olarak, ya ahiret kaygısı olur, ya toplumsal eşitsizlik veya Allah’ın rızasını elde edememe kaygısı.  Şimdi geldik mi o ayete;

”…kaygınızın merkezinde sadece Ben olayım-Bakara,40”

Mesela, faiz hüviyetinde güzel para getiren, zahmetsiz bir kazançtır. Ama mahiyeti gereği birilerinin kazanırken birilerinin de dibe vurmasına bağlıdır. Dibe vuranları ve onların veballerini düşünmeden ceplerini faize bulaştıranlar, hüviyet ile tatmin oluyor, mahiyetini ve hakikatini umursamıyorlar.  Hakikatini umursayanlar ise doğru olanı yapıyor, uzun vadeli yatırımlara önem veriyorlar. Yani imtihana değer verip, onunla tatmin oluyorlar. Bizler de imtihan ile tatmin olanlardan olabilmeliyiz.

‘Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster’. Bu duanın bizim burada kastettiğimiz okumakla ilgisini şöyle kurabilirmiyiz?

Eşya’nın arka planında nelerin dönüp bittiğini anlayabilen bir insanın düşünebileceği şey ne olabilir ? Allah bilir, herhalde hayranlık olsa gerek. Gerçi bırakalım arka planı, sırf doğadaki aklın sınırlarını zorlayan tasarım mucizelerinde bile duyduğumuz şey bu değil mi ?  ”Hayran olmamak elde değil”  deriz. Peki bu hayranlığın sonucu ne olsa gerek. İnsan, kendisi için hazırlanan bu muazzam evrende bu kadar mucizeye ve güzelliğe şahit olup da, sorumluluk hissetmez mi? Bayrak şairimiz Akif gibi,

“Ey, bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah’tan utan.”

Eşyanın hakikatini gören Peygamberimiz (sav) de duasını bir nevi şöyle devam ettirmiş; ‘Allah’ım, hayretimi arttır.’ Çünkü hayret ettikçe, insan haşyet (dipnot) edecek, haşyetle birlikte de iman beslenecekti. Albert Einstein, belki de bu gerçeği görmüş ve ” Derin bir imana sahip olmayan gerçekbir bilim adamı düşünemiyorum, bu durum şöyle açıklanabilir, dinsiz bir bilim topaldır, bilimsiz bir din ise kör ” demişti. (I cannot conceive of a genuine scientist without that profound faith. The situation may be expressed by an image: science without religion is lame, religion without science is blind)

O nedenle bugün özellikle doğal bilimler ile uğraştığı halde, doğal bilimlerin imanlarını arttırmadığı bilim insanları, kusuruma bakmasınlar, IKRA’yı bilmiyorlar.  Çünkü sonsuz güçteki Rabbleri adına değil, kendi hayalgüçleri ve sözde bilimsel yaratıcılıkları adına okuyorlar. Görünüşte harika denilebilecek çalışmalar yapıyorlar yapmasına ama  bu yaptıkları çalışmaların formatı ’sonlu’ olduğu için sonuç kendi elleriyle kendilerine hazırladıkları hoşnutsuz bir son oluyor. Yani ikra, kimin adına okuduğunu bilerek okumaktır. Neyi, ne kadar, nasıl ve kiminle okuduğumuzun cevabı toplumumuzun durumuna etki ederken, kimin adına okuduğumuz ise sadece bizim sonumuza etki eder. Kendimizi ilgilendiren kısmı atlayarak, toplumumuzu ilgilendiren sorunları çözmeye kalkışmak, içerik açısından değilse de, usül açısından intihar komandolarının yaptığını yapmakla eşdeğer gibime geliyor.Bizler çok daha iyisine layığız.

dipnot:Haşyet, sözlükte korkma anlamına gelse de, aynı anlama gelen havf’dan bilgi ile ayrılırmış ,yani haşyet, Allah’ı bilmeye,tanımaya ve anlamaya dayanan saygıyla karışık bir iç ürpertiyi ifade eden kur’ânî terim.

Adı’na(2)

İlk ayetler, ne okuyacağımızdan, nasıl okuyacağımızdan daha önemli olanın Yaratan Rabb adına okumak olduğunu göstermişti. Şimdi ben okuyabildiğim kadarıyla bir -okumak- tanımı yapıp, bu tanım üzerinden biryerlere varmaya çalışacağım.

Okumak, varlığı tüm yönleriyle bazı süreçlerden geçirerek, ’sonsuz fayda’ya dönüştürme eylemidir. Bir başka deyişle, öğrendiğimiz bilginin sonsuzluk uzantılı formata convert edilmesidir. Böylece, vicdanımızı aklı havada tutan, uçuran kanatlar olarak düşünürsek, kanatları kırılmamış akıl uçağımıza atlayıp sonsuzluğa yol alacağız.

Okumak, varlığı tüm yönleriyle bazı süreçlerden geçirerek, ’sonsuz fayda’ya dönüştürme eylemidir. Buradaki süreçleri daha önceki yazılarda tanımlamıştık, genel hatlarıyla kuran’ın sıkça kullandığı terimler olan ;

tezekkür(geçmiş)-tedebbür(gelecek)-tefakkuh(tüm zamanların bilgileriyle bugüne dair çözümlemeler üretmek) -taakkul (geçmiş gelecek arasında bağ kurmak)-tefekkür(adeta bu araçları kullanma sanatı).

Hergün beynimize akıp duran bilgi parçacıklarını (dataları) bu işlemlerden geçirmemiz için, ruhumuzu/iç dünyamızı güncel tutmamız, bir nevi işletim sistemimizi belli aralıklarla ‘update’  etmemiz gerekiyor. Bu güncellemeler sonrasında, gelen parçalar doğru bir değerlendirilmeye alınabilir. Tüm evren, her an, muazzam bir yoğunlukta ve oluş/bozuluş hengamesinde bu bilgi paketçikleri tarafından kuşatılıyor. Bu paketçikler insanın ya aklına yahut nefsine nüfuz eder.  Burada akıl ve nefs arasındaki fark da, üstü örtülmemiş bir vicdanın  varlığına bağlıdır.(bkz: küfr) Vicdan yoksa, akıl sanılan şey de nefsin çırağı olur, çıkar.

İnsanın bu iki melekesi, akıl ve nefs, akla hayale sığmayan bir yeteneğe, kapasiteye sahiptir. Bilgilerin muhakemesinde, hangi meleke seçilirse o kuvvetlenir. O kuvvetlendiği gibi diğerini de geri plana iter. Bu kaide islam ahlakında ve sosyal düşünce yapısında, ” akıl özgürleştikce nefs tutsaklaşır, nefs özgürleştikçe akıl tutsaklaşır” ifadesiyle hayat buluyor. Öğrenilen her yeni bilgi, insanın kendi inşaatına kendi eliyle koyduğu bir tuğladır. Bu bilgiler akılla değerlendirilmediği takdirde, tuğlalar arasına harç konulmamıştır. O nedenle inşaat yükseldikçe yıkılması kolaylaşır. Bu hal üzere yetişen bireyler,  mesnetsiz kuleler inşa ediyorlar. O nedenle batı toplumlarının, vicdanı örtülmüş bir akılla inşa ettiği medeniyetler(!), er ya da geç bir anda çöküşü yaşayacaklardır. Bundan dolayıdır ki  tarihte, islam’ın birkaç yüzyılda inşa ettiği toplum yapıları ancak birkaç yüzyılda yeryüzünden silinebilmiştir. (örn;osmanlı veya endülüs ).

Yine bu kaide gereği, insanın irade terbiyesi (tezkiye) esnasında, nefs gittikçe içine kapanır ve bir süreliğine adeta pasiflik depresyonuna girer. Elbette bu aklın faal olduğu bir süreçtir. Bundan dolayı islam’ın sınırları içine aldığı tasavvufi anlayış, Haris El-Muhasibi gibi kişilerin sahip olduğu <halk arası tezkiye> anlayışıdır.

yukarıda kalın yazdığımız kaideyi  ‘kalp kalbi, nefs nefsi besler’ şeklinde de yazabilirmiyiz acaba? Belki de insana verilen en büyük nimetlerden birisi, iyi yada kötü ayırtedilmeksizin, insanın irade gücünün akıl almaz gelişme potansiyeli olsa gerek. Çünkü iyilikte sabredip direnenler de, kötülükte ayak sürüp silinenler de misliyle iyi ve kötü olma yeteneklerini arttırırlar. Hani grafikle ifade etsek, exponansiyel hızlı bir artışa sahiptir diyebiliriz.

Adı’na…

”OKU! Yaratan Rabbin adına, O insanı sevgi ve alâka’dan yarattı…” diye devam ediyor ilk ayetler.

Müsade olursa, Efendimizin (s.av.) ilk vahiy öncesi hira mağarasındaki durumunu, bir nevi insani değerlere duyulan susuzluk olarak yorumlayacağım. Milleti için adeta çılgıncasına susamış, kurumuş nefeslere bir yudum su verecek kuyuyu bulmak için, kendince sorgulamaktan öteye gidemeyen bir kul. Gidebildiği en öte yer, hira.

Bu susuzluk içindeki kula, Cebrail geliyor ve asırları hayrete düşüren bir emir iletiyor; OKU!

Neyi okuyayım! Ben okuma bilmem Nasıl okuyayım! Hem Neden okuyayım! Eğer bu bir çözümse ne zaman veya kiminle, tek başıma mı okuyayım? ” ve son seçenek olarak belkide su soru sorulabilirdi: Kimin adına! Bizim burada kendi hayali sıralamamıza göre 5. sıradan daha da sonraya koyduğumuz ”KİMİN ADINA” sorusu ilk ayetteki İKRA emrini tamamlayan unsur olarak geliyor.  Diğer sorular mevzu bahis bile değilken, neden Rabbin Adına ?

Biz üstün körü şöyle bir benzetme yapalım, Rabb olan Allah’ın orijinal kıldığı her insan, bu dünya kuyusuna kendi havsalası büyüklüğünce  susuzluğunu gidermeye iniyor. Bu dünya kuyusuna inerken ihtiyacı olan nasıl,ne zaman, neden gibi soruları cevaplamak için akıl nimetine sahip. Ancak bu kuyuya inen insanın, susuzluğunu giderip geri dönmesini sağlayacak olan şey, bu kuyuya kimin adına indiğidir. Eğer kimin adına indiğini bilmiyorsa, suya ulaşıp susuzluğunu giderdiğini zannedebilir.  Hatta Kur’an ın deyimiyle o kimse ;  ” ellerini suya doğru açıp da ağzına suyun ulaşmasını bekleyen kimse gibidir, bu durumda o asla suya kavuşamayacaktır (13Ra’d,14)”.  Eğer kimin adına indiğini bilmiyorsa, bulduğu su cennetinden geriye dönmesi için de bir gerekçesi yoktur. Kimin adına bu kuyuya indiğini unutan insana Kur’an şöyle sesleniyor; ”…haydi eğlenip yaşayın ama yakında bileceksiniz.(30Rum,34)”.

bir insan / bir şirket

Bir süre önce insan için altı sigma başlığında biraz mizahi bir yazı yazmıştım.  Yine o insan/şirket benzetimine yönelik bir bölüm düştü kavrayış leğenime.

Toplumumuzun son 150 yıldır içinde bulunduğu kopukluğu Samuel Huntington ‘yırtık toplum’ olarak niteliyor.  Hoşlanırız veya hoşlanmayız ama durum bu. Malesef bu yırtıklık genelde başladı ve özele sirayet etti. Bir elbiseyi dikişlerinden yırtarsanız en kolay şekilde parçalarsınız aksi halde elbiseyi oluşturan fiberlere dik kuvvet uygularsanız baya bir uğraşırsınız. Toplumumuzun dikişleri ailelerimizdi. Osmanlının çöküş sürecinde özelimize, ailelerimize giriş izinleri yoktu, çünkü medya bu kadar gelişmemişti. Onlar da zor olanı ancak azimle tercih ettiler ve bu nedenle koca medeniyetin çöküşü 200 yıl sürdü. 20. yy’ın ikinci yarısından itibaren genelde zaten yırtık olan bu toplum kumaşımızı, medya ile ailelerimizden başlayarak sökmeyi deniyorlar. Her gördüğümde tüylerimi diken diken eden ve sinir katsayımı arşa çıkaran Fox TV bunun en büyük örneği, ona lafzen kapalı bir şekilde daha önce Avatar’ın navileri yazısında temas etmiştik.

Ah efendim yine uzun olacak ama ne çare. Meramımı adamakıllı anlatmaya ne üslubum ne dağarcığım  yetiyor. Ondandır 1 sayfalık bir yazı 5 sayfayı buluyor ve belki de isabet ettiremiyor, ıskalamakla yetiniyorum. Yine de affınıza mağruren diyorum.

Yukarıda sözünü ettiğimiz yırtık toplumu dikmek bugün bizim elimizde. Bu dikiş yırtılış sürecindeki gibi gerisin geriye olacak.  Vahyin amacı akleden kalplere sahip bir şahsiyet üretmek. Bu şahsiyet toplumda bireylerin sahip olduğu ortak değerlerin insanlaşmış şekli. Bu şahsiyet temelinde vahyin inşa ettiği islam toplumunun birimi ‘aile’dir. ‘Aile’ en küçük birimdir. Aileyi oluşturan bireyler tıpkı atomun çekirdeğindeki parçacıklar gibi kuvvetle birbirlerine bağlanırlar. Standart modele göre evreni oluşturan dört temel kuvvet bulunur.  Ama özde her kuvvet tek bir yasanın farklı ifadeleridir. Çekim/cazibe yasası. Tıpkı bunun gibi aile’yi de bir arada tutan tek bir kuvvet vardır.  O da insanlıkla yaşıt olan, insanlığın değişmez değerlerinin diğer adı olan islam’dır. Yani Vahiy.

‘Siz Ey Eman Edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz. …(tahrim66/6) ‘ ışığında biz iman edenlerin en yakınları şüphesiz ailemiz ve can dostlarımız. Peki nasıl koruyacağız en yakınlarımızı tarifsiz ateşten ? Onların korunma, barınma ve gıda gibi bedensel ihtiyaçlarını önemsediğimiz kadar ruhi ihtiyaçlarını da önemseyerek.

Bir İnsan / Bir Şirket

Eğer var oluşumuzda bir eksiği kapatma arayışı,  yanlışı düzeltme gayreti varsa, bu düşüncelerimizin bir şey’e dönüşmesi gereklidir, bu şey’in adı da kişiye göre şunlardan birisi olarak konulabilir: ülkü-örgü-hedef-ufuk-misyon-amaç-gaye-lale-elma-..soğan, sarımsak her neyse :) .  Ailelerimizde yeni doğan çocuklarımıza bir şirket muamelesi yaparsak şunu söyleyebiliriz (tüm yönleriyle değil elbette, işimize geldiği şekliyle) ;

Ana-baba tarafından bir zihni altyapıya yönelik temellendirilmemiş çocuklar (yani sırf neslin devamı için dünyaya gelen çocuklar), misyon ve vizyonu olmadan alelacele kurulmuş şirketler gibi batmaya mecbur doğarlar. Burada kesinlikle bir çocuğun belli bir fikir yapısına sahip olarak, dogmalar çerçevesinde yetiştirilmesini kasetmiyorum. Çünkü bu da aynı sonucu doğurur. Örneklerle daha iyi anlaşılacaktır.

Bir şirketin birimleri vardır ve her birim kendi içerisinde başarı hedefler. Birimlerin başarıları şirketin genel tablosunu ortaya çıkarır. İnsan denen meçhul’de aynı şekilde birçok birim’de (farklı disiplinlerde) başarılı olabilecek yeteneklerle donatılmıştır ve bu farklı birimlerin özgürce açığa çıkarılmasına ihtiyaç duyar.

Bir şirketin sahip olması gereken bazı

temel nitelikler:

- Deneyim(üretimde)
- Hedef
- Evrensel
- Özgün
- Yenilikçi
- Sorumlu
- Öncü

insandaki karşılıkları;

Deneyim: Tarih ve geçmiş bilgisi. Sahip olduğu kimliğin geçmişine dair tarihsel süreç. ‘ Türk evladı ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır(M.K. Atatürk)’ sözü izaha gerek bırakmıyor.

Hedef: Varılacak nokta, hesap bilinci. Yaşanılan her anın bir sonunun ve hesabının varlığının bilinmesi. Bireyin yaşamı boyunca ‘ Ey İnsanlar, (halböyleyken) nereye gidiyorsunuz ?(tekvir,26) ‘ sorusuna kendince yanıt bulmasını ve bu bulduğu yanıtla kendisine çekidüzen vermesini sağlar.

Evrensel: Vahyin evrenselliği. İyinin ve güzelin ‘tüm insanlar’ için istenmesi. Hayata vahyin penceresinden bakabilme, dualarında ‘insanların rabbine ve melikine’ halini arz edebilme. (Nas114,1-3)

Özgün: Kişinin kendine has bir ‘cins’ olabilmesi. (fakirce kompozit birey).

Yenilikçi: Özgünlüğün, cinsliğin doğal getirisi. Çözümleyici, yapıcı, vahyin inşa ettiği ‘ıslah edici’ birey.

Sorumlu: Çevresinde mana ve maddeye yön veren, hitap eden bir birey.

Öncü/Lider: İnisiyatif alan, öncecilik gösteren, sünnet takip eden ve çevresi için yeni sünnetler oluşturan.  ( yani çığır açan). ‘Kim hayırlı bir çığır/yol/sünnet açarsa onun sevabı ona yazılır, kendisinden sonra o yoldan gelenlerin de sevabı birşey eksilmeksizin ona yazılır’ mealindeki hadise dayanarak.  (bire bir çeviri bu olmasa da mealen)

Şirket kültürü, bir şirketin geleceğinde çalışanlarının kendisine dayandığı, yapıyı ayakta tutan şeydir. İşte bir bireyin hayatında da bunu üç aşamada ele alabiliriz:

Doğum Sonrası: Anne sütü.

Ergenlik Öncesi: Aile terbiyesi, özellikle anne’nin rolü (koskoca bir ömrün psikolojik/ruhi altyapısı).

Ergenlik Sonrası: İman. Kuran, yani El Muhasibi’nin deyimiyle kuran= akıl.

Şirketin Altyapı Yatırımları; bir çocuğun gelişim aşamasında hafıza, hayalcilik, farklılık, üretkenlik gibi çeşitli yeteneklerinin tahrik edilmesi, açığa çıkarılması.

Şirketin İK faaliyetleri, bir çocuğun iç enerjisini atmasına ve bu enerjiyi spor,sanat, muzik gibi araçlarla bir ‘değer’e dönüştürmesine benzer.

Şirketin Tüzüğü/Kural kitabı ise birey için İlahi Vahiy’dir. Zira, ” Yaratan bilmez mi hiç? (mülk67,14)”

Şirketin Yönetim Kurulu üyeleri de şunlardan oluşur;

Tezekkür :geçmişe yönelik düşünce,hafızaya dayanır)
Tedebbür :geleceğe yönelik düşünce, hadiselerin ve eşyanın arkasına geçmek-dübür-demektir)
Taakkul :geçmiş ve gelecek arasında bağ kurmak demektir)
Tefakkuh :geçmiş,gelecek ve bunlar arasındaki bağlantıdan yola çıkarak bugüne ilişkin sonuçlar çıkarmaktır, yani fıkıh)
Tefekkür :bütün bu süreçlerin hepsini kapsayan düşünme melekesi. Kur’anı üzerinde dura dura, sindire sindire, yedire yedire okumaktır. (kaynak)

Bu şirketin Yönetim Kurulu Başkanı; bireyin akleden kalbi.

Şu nefsi nereye koyacağım diye düşünüyordum, onu da faizin yerine koyalım.  ALLAH nefislerinde olanı değiştiren bir toplum haline gelmemiz için, ellerimizi bırakmasın.

Son söz;

‘O’na sadece güzel sözler yükselir, o sözleri yücelten ise güzel ameldir (fatır,35/10)’.

vesselam…

Allah’a ısmarlandık

Kimden 27 Mart 2010

27 Mart Sakarya çıkartmasına dair resimler.

müsrif ülkeciğim benim

bu linkte ilk okuduktan sonra biraz abartılı olduğunu düşündüğüm ancak daha sonra buraya da baktığım zaman ülkemizin geleceği için ne kadar büyük bir sıkıntıya dönüştüğünü anladığım konu hakkında, beynimin boşluklarını zonglatıverdiğim masum nida. Bu yazıda ise bireysel olarak yapabileceklerimize dair faydalı ipuçları var. Gerçekten bunları okuduktan sonra -holy crap, good heavens, jesus christ moses david abraham – tarzı ünlemlere girmemek çok zor.

bir ah ki ne ah…

Geçtiğimiz haftasonu ‘Cübbeli Ahmet hoca efendi’ olarak nam salmış zât, Zonguldaktaydı. Kapalı spor salonunda yapılan programın kalabalığı benim için çok şaşırtıcıydı. Bizde dahil birçok kişi  salonun içindeki halılarda oturarak izledik. Zonguldak gibi ‘küçük rusya’ olarak bilinen bir şehir için çok kalabalıktı.

Efendim, programa gitmeden önce ahmet hoca’nın bir yayınını okumuş veya bir programını da baştan sona izlemiş değildim. Zaten gitmeme neden olan itici güçte buydu.  Başlangıçta herşey gayet sıradan gidiyordu.

Ancak programın ilk on dakikasından itibaren, daralmama ve bunalmama neden olacak şeyler söylenmeye başladı ahmet hocanın kürsüsünden.  Malesef ahmet hoca efendi, belki bine yakın izleyicinin önünde ülkemizin diğer nadide ilim insanlarıyla bir nevi alay ediyor, kendince (niyetini Rahman bilir) onların hatalarını  düzeltmeye çalışıyordu. İlk fırsatta çıkmaya çalıştım ve arkadaşlarla birlikte çay bahanesine sarılarak dışarı çıktık. Ömrünü kuranı anlamaya çalışarak harcamış,  Mustafa İslamoğlu, Prof. Bayraktar Bayraklı, Prof. Yaşar Nuri Öztürk gibi ilim adamlarının aleyhinde abartılı şekilde konuşmaya başladı. Malesef bu ilim adamlarını suçlamasının tek nedeni de kendi anlayış eksikliğinden kaynaklanıyordu. Mustafa İslamoğlunu kaderi inkar ile, Bayraktar Bayraklıyı kuran çevirisinde geçmiş kaynakları süpürüp atmakla suçluyordu. Ancak ben bu iki ilim adamından, Mustafa İslamoğlu’nu izlediğim ve okuduğum, Bayraktar Bayraklı’yı ise izlediğim kadarıyla bu suçlamalar tamamen asılsızdı ve ‘fakir zihni dağarcık ve fakir tasavvur’ dan kaynaklanıyordu. Bu yanlışın bedelini ise salonu dolduran ve ‘TekeTek’e çıkan Cübbeli nasıl birşeymiş’ diyerek gelen (veya Cübbeli Ahmet hoca’nın daimi takipçileri) sorgusuz sualsiz kalabalık ödeyecekti…

Böyle mi olmalıydı. Müslümanların Kuran perspektifinden, Kuran’ca yaşamaya, Rasul’ce davranmaya en çok ihtiyaç duyduğu bu zamanlarda Alimler birbirinin kuyusunu mu kazmalı? Birbirlerini halk nazarında suclamalı, ihtilaf yaşanan yerlerde yapıcı olmak yerine, malesef örneğini belki geçen yüzyılın kazandığı en büyük fikir adamlarından biri olan Necip Fazıl’da da gördüğümüz (Bkz:Doğru Yolun Sapik Kolları) totaliter bir süpürücülükle birbirlerini al aşağı etme yoluna mı gitmeliler ? Kaybedilen ilim dolu, irfan dolu yüzyıllar bu yüzden kaybedilmemişmiydi? Yoksa artık devir alimlerin de ünlüler gibi laf dalaşlarına gireceği, birbirlerine paparazziler ile, uçan kuşlarla haber yollayacağı devre mi erdi.

‘Sabır Taşı’ abimin de dediği gibi, islam toplumunda alimlerin yeri alemi aydınlatmak değilmiydi ? Alim olmazsa Alem karanlık kalmazmıydı. Alimler aslında bizi ayakta tutmak içindiler ve onların yere düşmesi bizim ve hatta geleceğimizin yere düşmesi değilmiydi ? Bir ah ki ne ah…

Ama tarihin her basamağında, cehalet kol gezdiği için benzeri sahneler tekerrürden ibaret kalıyor. Çünkü insan ilahi mesajı ciddiye almaya, gündeme almaya pek niyetli olamıyor işte. O nedenle ASR süresi, her çağa aynı zenginlik ve çoşku ile uyarı salıyor, müjde veriyor. Vahyin eskimez ve  çağlar üstü niteliğinin en güzel bir örneği oluyor.

Bununla bağlantılı olarak, 30 yıldır Mustafa İslamoğlu’nun maruz kaldığı bir çirkin iftiraya istinaden de birşeyler söylemek boynumun borcu gibi. Ama bırakalım da burada bahsettiğimiz ve bahsetmediğimiz her türlü suçlama  ve itiraflara cevabı, başlıca mazlum kişilerden Mustafa İslamoğlu versin;

” Hiç şüphesiz ki hakikatin tümünü bu dünyada belki de hiç göremeyeceğiz. O zaman, ahiret var. Hele ki ahiret var, o zaman bugüne kadar müslümanlara bu konuda söylediğim tek şeyi söylüyorum; Erkekseniz inanın! Cesaretiniz varsa inanın! Yakanızı toplayacağım bir gün gelecek, hakimi Allah olan mahkemede hesaplaşırız…”

”SİZ Ey İman Edenler  ! Sorumsuzun biri size önemli bir haberle geldiğinde durup gerçeği araştırın,  değilse,  istemeden birilerini rencide eder, ardından da yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız” (Hucurat Suresi, 6. ayet)

Vesselam