Nefesim,Gündemim…

Kısa bir aradan sonra Selam,

3. dünyanın gelişmekte olan bir ülkesi konumundaki Türkiye’nin geleceği olarak bilinen bir genç olarak, şöyle bir geriye dönüp baktığımızda malesef görüş alanımız biraz sığ kalıyor. Kendi tarihimizi yabancılardan bile öğrenebilme lüksümüze rağmen, pek de ilgilenmiyor, araştırmıyoruz. Bir ispanya,israil tarihi bile öz geçmişimizden daha cazibeli gelebiliyor.

Büyük bir yükselişin eşiğindeyiz. Exponansiyel artan grafiğin tam da yamaçlarındayız sanki. Durum böyle olunca insan şöyle bir geriye dönüp uzun uzadıya bakmak istiyor. Vakti zamanında, bir cihan imparatorluğumuz varmış. Vakti zamanında cihan imparatorluğunu kurmuş, korku salmış, ilim yaymış bir geçmişimiz olmuş. Ne varki, o zamana dair yazılanlar, genel olarak sığ,sloganvari söylemlerin ve tarihsel detayların dışına çok zor çıkıyor. Halbuki, Atatürk’un söylediği ‘Türk milleti ecdadını tanıdıkça kendinde kuvvet bulacaktır’ sözünü ancak bu şekilde yaşayacaktık.

Ne zaman islam medeniyeti desek,akıllara Ibn-i sina, Farabi,Takiyyuddin, Cabir veya Yunus,Mevlana gibi isimler geliyor.  Osmanlı geliyor akıllara, Selcuklu, Endülüs ve Granada. Avrupa’nın zifiri karanlığında, kıtalara ışık yayan bir hale gibi parılyadan aydınlık medeniyet Endülüs ,Granada…

Soru şu: O zamanlar endülüsü endülüs yapan, Osmanlıyı Osmanlı yapan neydi ? Aynı soruyu bizzat, İslam dinine mensup bu bilimadamları içinde yineleyelim. Neydi esbab-ı mucizesi bu adamların?

Varlığı önem sırasına göre sıralayan şöyle bir bilgiye rastladım bugünlerde;

Batı (Yunan) aklına dayanan Varlık Düşüncesi;  İnsan-Tabiat-Tanrı’ya dayanır.

İslam aklına dayanan Varlık Düşüncesi;  Tanrı-İnsan-Tabiat‘a dayanır.

Bugünkü yoğunluklu durum şunu gösteriyor ki, yaşayış tarzımız daha çok ; İnsan-Tabiat-Tanrı sınıflandırmasına uyuyor.

Batı medeniyeti, işte birgün şüphesiz çökmeye mahkum, insanperver stratejisini dünyanın dört bir yanında, ‘en değerli” dediği İnsan’ı katlederek uyguladı. Hem de en vicdana sığmaz yöntemlerle. Bunu yaparken de ikiyüzlülükten zerre miktarı taviz vermeyerek, hümanizm ve demokrasi maskelerini giydi. Önce yüzyıl önce hümanizm safsatasına saklandı,bugün demokrasiye saklanıyor, demokrasinin de son demlerine girilecek bir gün, yarın kimbilir neyin arkasında olacak bu medeniyet!Bugün kolları dünyanın dört bir yanına uzanan kan imparatorluğunun arkasındaki fakirce de budur;

‘İnsan-Tabiat-Tanrı’.

Ne kadar da tanıdık geliyor aslında bu slalom. Birkaç örnek;

1.ve 2. hümanist manifesto
Materyalizm-darwinizm
Novus ordo seclorum
Puritenlik mezhebi/protestanlık
Secret felsefesi,Scientology kilisesi…vb… daha onlarca…

Fotoğraf biraz daha şekillenmiştir böylece. Bunlar batının batılılığı tabi. İşin garibi, biziz. Bizim müslümanlığımız garip olan. İslam aleminin tavrı.

Her geçen gün batı değerlerine daha çok sahip olmanın bir tek açıklaması var, nefsimizde oluşturduğumuz sahte alt benliklerimizi, bu değerlerin tam da kucağına oturtuveriyoruz.  Hemde  cuk oturuyor. Yüzde yüz uyuyor. Sonra da irademizi / kimliğimizi satın alma derdindeki batının hoşuna gidecek şu söylemlere sıra geliyor:
– İnsan herşeyiyle kutsaldır, hiçbir surette hakları çiğnenemez. Hangi tür şirretliği, şeytanlığı yaparsa yapsın, öldürülemez. Binlercesini öldürür, ama öldürülmeyi bir türlü haketmez. Masumlar ondan daha çok ölmeyi ve işkence görmeyi hakeder.

-Din sadece kişinin yaratıcısı ile arasındaki kalbi ilişkidir. Sosyal hayata, adli hayata hiçbir surette karışamaz. Kavramlar hergeçen gün ‘dini’leşir, insanlar ‘dinci’leşir. Tüm bu ‘din ve dinci’ ler ise muazzam bir hızda ‘öteki’leştirilir. Bizde bu durumu haklı bulur, ayakta alkışlarız.

-Bilim ve Din birbirinden bağımsızdır. Asla bir arada telaffuz edilemez. Çünkü bilim ispata dayalı tecrübeler bütünüdür. Din ise dogmalar bütünü. Tanrı, insanlığa iradesiyle yönlendirecek kadar yakın değilmiş gibi tanrıyı dogmalar kullanmakla suçlarız. Dinde kuralların sebebi yoktur. Onlar sorgulanmaz, sorgulansa da anlaşılmaz. Anlaşılsa da biz anlamayız. Evliyalar ve peygamberler anlar. Onlar ise Tanrının vakti zamanında tuttuğu paralı askerleri yerine koyulur. Bugün hepsinin modaları geçmiştir.

Batıdan daha çok batılı olmak denir buna.

Bugün batı teknolojisinin, zenginliğinin kaynağı salt çalışmak değildir. Kan’dır. Yüzlerce yıldır yaptıkları katliam ve zulümdür.  Burada şu can alıcı soruyu da sormalıyız ?

Peki islami strateji bu kadar doğruydu da, neden 500 yıldır tek bir islami güç, bu fesada, bozuluşa dur diyemedi ?

Malesef sorunun kaynağı da bu. İslami diye nitelediğimiz kesimlerin aslında ne kadar bu nitelemeye yakıştığı. Bugün en müslüman bildiğimiz ülkeler dahi, kukla hükümetler elinde küresel sekülerizme katkı sağlıyorlar.  Müslüman aleminin bu global erezyon altında ezildiği 500 yıldır kendi benliğini kaybetmekte olduğu su götürmek bir gerçek.

Peki ya bu hengamede Türkiye!

Tüm küresel şirketlerimiz ve eğitim sistemimizle kanımca sahip olduğumuz durum şu:

İnsan-Tanrı-Tabiat. Ve bu durum, her geçtiğimiz gün, İnsan-Tabiat-Tanrı’ya doğru yol alıyor.

Peki bu üçleme ne anlama geliyor ?

Tıpkı Allah’ın isimlerinin kalbinde olduğu gibi, ALLAH isminin, yeryüzünde bütün tecellileriyle YAŞAMIN MERKEZİNE KONULMASI anlamına geliyor. Daha da açıkca toplumu oluşturan bireylerin;

” Ey beni bütün ihtiyaçlarımla birlikte var eden Rabbim, bu dünyadaki tüm hareketlerimi senin gösterdiğin şekilde organize edecek, tüm planlarımı senin rızan doğrultusunda yapacağım. Emrettiğin gibi çalışkan yaşayacak, sonsuzluğumu kendi ellerimle inşa ettiğimin bilincinde olacağım. Senin ilahlık hakkın için, yaşamımın en önemli gündem maddesini SEN bileceğim. Hayatımın ve kalbimin tam merkezine seni koyacağım ki, kalpler ancak seni hatırlamakla tatmin olur’  duasına katılmasıyla olur. Bununda tek çaresi, doğrudan vahiy ekseninde yaşamaktır.  Vahiy ekseni, insanı sonsuz enginlikte bir inşaatın içine atar, her yönden esenlik ve sevgi yağmuru altında kalan insan, nefsini bilir, Rabbisini bilir, tanır. Ya bu tanışmadan daha güzeli ne olabilir ki.

Bunun tam tersi de, ALLAH’ın, hayatın içinden uzaklaştırılmak istenmesidir. Peygamberimiz öncesinde ve zamanında olduğu gibi, ‘Uzak ALLAH’ tasavvurunun inşa edilmesidir.  Sanata, fenne, eğitim ve öğretime, adalete, hukuka karışmayan bir ALLAH düşüncesinin, zihinlerimize kazınmasını en yakın derecede gözlemliyoruz bugün.

Kısacası batının sahip olduğu metotlar, ne kadar kusursuz gözükürse gözüksün iki temel noktadan eksiktir:

1) İçerik açısından
2)Önem sırası açısından

İçerik açısından eksiktir çünkü batı çalışmalarına, yaratıcıyı koymaz. İnsanı yaratıcı yerine koyar. Durum böyle olunca, neyin önemli olduğunu da idrakten uzak, tek dünyalı bir yaşam tarzıyla baş başa kalıyorlar.

Bunun açıklaması da şu olabilir:  İnsan-Tabiat ikilemesinde dönüp dolaşan batının, en fazla iki seçeneği oluşur. Varlığa, İnsan-Tabiat
Tabiat-İnsan perpektiflerinden bakabilir.

İslamî akıl ise; ALLAH’ı öne almakla arkasına önce sonsuz bir güç alır. Ardından, kombinasyonları bir slalom gibi sıralar.

Tanrı-İnsan
İnsan-Tanrı
Tanrı-Tabiat
Tabiat-Tanrı
İnsan-Tabiat
Tabiat-İnsan

Buradan 6 bakış açısı çıkar ve batı medeniyetinden en kaba, en yalın bakışla 3 kat daha üstün olduğunu ispatlar.

Burada bir başka soru akla geliyor. Peki doğru bir ALLAH düşüncesini yaşamın tam ortasına almamız fende veya sosyal bilimlerde,gelişimimizi nasıl etkileyecek ki ?

Üzerinde uzun uzun düşünmek gerek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.